Social Icons

Pages

27 Mayıs 2010

Türk Korku Sineması


Türk Sineması'nın ilk gerilim filmi Aydın Arakon'un çektiği "Çığlık" tır, onu, 'korku türüne yakın ilk Türk filmi' olarak görebiliriz.

Türkiye'nin ilk korku filmi, 'ABD ve Avrupa dışında çekilen ilk Dracula uyarlaması olma özelliğine sahip' "Drakula İstanbul'da" dır. Dracula efsanesinin Kazıklı Voyvoda ile ilgili olduğu ve Abraham Stoker'ın da bu efsaneden esinlenerek kitabını yazdığı söylenmektedir. Dracula ile Kazıklı Voyvoda arasındaki bağlantıya ilk değinen film de, “Drakula İstanbul’da”dır.

Mehmet Muhtar yönetiminde 1953'te çekilen "Drakula İstanbul'da", yurtdışındaki korku filmleri festivallerinde büyük ilgi görmüştür, 1998 yılında Amerika'nın Maryland kentinde düzenlenen korku filmleri festivalinde yoğun talep üzerine, festivalde iki kez gösterilmiştir. Film, İngilizce çevirili ve alt yazılı olmamasına rağmen izleyiciler tarafından ayakta alkışlanmıştır. "Drakula İstanbul’da", 1931 yılında çekilen Bela Lugosi’li ünlü "Dracula" filminden kesinlikle etkilenmemiş özgün bir filmdir ve "Dracula" ya göre esere daha sadık bir senaryoya sahiptir. Başrolde unutulmaz bir performans gösteren Drakula (Atıf Kaptan), dünya korku sinemasında uzun dişleri gözüken ilk vampir olma özelliğini taşımaktadır ancak teknik imkansızlıklar nedeniyle kırmızı gözlerini gösterememektedir. “Drakula İstanbul’da” filminin en başarılı yönü, görüntü yönetimidir. Siyah-beyaz çekilen “Drakula İstanbul’da”nın ışık ve gölge ayarlamaları dönemine göre oldukça başarılıdır. Bu başarının mimarı, görüntü yönetmeni Özen Sermet'i Hollywood yapımlarında da görebilmek mümkündür. Sermet, 1968'de Brezilya ‘da çekilen, Paramount Pictures yapımı "Tarzan ve Orman Çocuğu" filminde görüntü yönetmeni olarak görev almıştır. "Drakula İstanbul'da"nın tek kusuru, korku filmleri için uygun olmayan müzikleri kullanmasıdır. Filmin müzikleri, bütçeleri özgün müzik sipariş etmeye yetmeyen yapımlarda kullanılmak üzere, Almanya'da kaydedilen ve ABD'de arşivlenen stok müziklerden oluşur, örn;"Drakula İstanbul'da" filminde kullanılan müzikler, 'Süpermen' seriyalinde de kullanılmıştır ancak bu kusuruna rağmen “Drakula İstanbul’da”, Türk Korku Sineması'nın en iyi filmlerinden biridir.

1970 yılında, Yavuz Yalınkılıç tarafından, Büyükada’da geçen bir hortlak öyküsü anlatan, mezarından kalkmış bir ölünün durmak bilmeyen kahkahalarını korku unsuru olarak kullanan "Ölüler Konuşmaz Ki" isimli film çekilmiştir. "Ölüler Konuşmaz Ki", çekildiği dönemde ve sonrasında yeterince ilgi görmemiştir.

1972 yılında Türk Sineması'nın ünlü aktörlerinden Fikret Hakan, dönemin dünyaca ünlü oyuncularından Sylva Koscina ile korku türündeki İtalyan yapımı "Trittico"( Il Sesso del Diavolo) filminde rol almış fakat bu filmle Hakan, oyuncu olarak, Batı Sineması'nın dikkatini çekmeyi başaramamıştır.

1974 yılında, Metin Erksan'ın yönetiminde çekilen "Şeytan", William Friedkin'in "The Exorcist" filminin Türk versiyonudur. Film, Batı'da ilgiyle karşılanmış ve Monster International dergisi yazarlarından Timothy Paxton ve David Todarello imzalı ortak bir makalede, "Şeytan" hakkında 'eğlenceli ve daha dayanılabilir' yorumu yapılmıştır.

"Şeytan" filmi ile aynı tarihlerde, Türk Sineması'nın bir başka ünlü aktörü Ayhan Işık, İtalyan Korku filmlerinde oynamıştır. Ayhan Işık, dünyaca ünlü aktör Klaus Kinski ile "La Mano Che Nutre La Morte" (1974- Ölüye Hayat Veren El) ve "Le Amanti del Mostro"(1975-Canavarın Sevgilisi) filmlerinde beraber rol almıştır. İki film de daha sonradan General Video Realvision (GVR) tarafından Avrupa video piyasasına çıkarılmıştır.

1975 yılında, Türkiye'de 'erotik-komedi'ler popüler olmaya başladığında, yönetmen Nejat Saydam tarafından, korku-komedi türündeki “Sevimli Frankenştayn” filmi çekilmiştir. “Sevimli Frankenştayn”; her ne kadar özgün olmasa da, Yeşilçam'ın kaçakçılık, ucuz aşk öyküleri ve sahte tarihi kahramanların maceralarından oluşan kısır döngüsünün dışına çıkmaya çalışan bir yapım olarak dikkat çekmektedir.

Türk Korku Sineması içinde, 80'lerde ve 90'ların ilk yarısında, sinemalarda gösterilmemiş üç korku filmi vardır. Biri, yönetmenliğini Kadir Akgün'ün yaptığı video filmi "Lanetli Kadınlar"dır. Diğeri, yönetmenliğini ve senaristliğini Mehmet Alemdar'ın üstlendiği "Şüphenin Bedeli" isimli filmdir. "Kader Diyelim" adlı yapım ise, Mehmet Alemdar'ın diğer filmi olup başrolünde türkücü Vahdet Vural'ın yer aldığı bir Türk "Psycho" denemesidir; en önemli farkı, film boyunca Vahdet Vural'ın şarkı söylemesidir.

Çekimleri 1993'te biten, 1995'te vizyona giren ve Türkiye'de İstanbul, İzmir, Ankara dışında gösterim imkanı bulamamış, Kutluğ Ataman'ın "Karanlık Sular" filmi, 'korku türünde Türk Sineması'nın “Drakula İstanbul’da” dan sonra en iyi filmi' olarak gösterilmektedir. Daha önce Hollywood'ta çalışmış Chris Squires (Christopher Squires)'in başarılı görüntüleri ve filmin çekildiği mekanlar olarak İstanbul'un gizemli sokaklarının seçilmiş olması ile, film, yurtdışında festivallerde büyük ilgi görmüştür. "Karanlık Sular", festivallerde gördüğü ilgiyi, sınırlı sayıda da olsa gösterildiği sinemalarda bulamamıştır ve korku türünde başarılı bir yapım olmasına rağmen, hak ettiği şöhreti (maalesef) kazanamamıştır.

2000'lerde Türk Sinemasında, önceki dönemlerden farklı olarak, korku tarzı filmlerin sayısında hızlı bir artış olur.Bunların ilki olan, korku-komedi türündeki "Okul", Kanadalı yazar Frank Edward Peretti'nin (filmle aynı isimdeki) romanından uyarlanmış, Rafal Zielinski imzalı "Hangman's Curse" filmiyle benzerlikler taşısa da ve korku türü açısından bekleneni veremese de; içinde ciddi sorunlar barındıran eğitim sistemine dokunuşuyla ve liseyi eğlenceli bir dille anlatışıyla dikkat çeken, vasatın üstünde bir gençlik filmidir. "Okul" ile aynı tarihli başka film "Büyü"nün bir korku filmi olarak şöhret kazanmasında galasında çıkan yangın etkili olmuştur. Yangın, halk tarafından 'filmin reklamı' gibi algılanırken, filmin yönetmeni bile :"Yangın var çığlıklarını duyunca yapımcının promosyonu zannettim" demiştir.

Onlardan iki yıl sonra çekilen, 'Bir Hasan Karacadağ Korkusu' şeklinde reklamı yapılan ve orjinal bir film olduğu ileri sürülen “Dabbe”, Japon yapımı “Kairo” filminin İslam motifleriyle bezenmiş farklı bir yorumu olmaktan öteye gidememektedir. Yönetmenin, filmini 'Bir Hasan Karacadağ Korkusu' şeklinde pazarlamasının da, 'gülünç' olmaktan farklı şekilde izahı pek mümkün görünmemektedir çünkü yönetmen Hasan Karacadağ'ın 1999 yılında çekmiş olduğu “Hummadruz” dışında başka filmi yoktur. O film de korku filmi değil, doğudan İstanbul'a göç eden bir aileden baba ve oğlun birlikte intihar etmeleri öyküsüne dayanan, Japonya'da düzenlenen Yamagata Uluslararası Belgesel Festivali'nde gösterilmiş yarı belgesel, yarı kurmaca bir filmdir. Kuran'da geçen "Dabbet-ül Arz" dan esinlenerek "Dabbe" filmini çeken Hasan Karacadağ, tarzını "İslami Korku" olarak tanımlamaktadır, bazı röportajlarında bu tanımlamada daha da ileri giderek, "Türk-İslam Korku" türü filmler çektiğini belirtmektedir.

"Dabbe" filminin en önemli yanı; son on yılda çekilen Türk korku filmleri arasında, mekan yaratan ilk film oluşudur. Film, (fikir olarak orjinal olmasa da) ilk defa, siyah bantlarla örtülmüş gazete kağıtları üzerine kurulu bir mekan oluşturmasıyla, son zamanlarda çekilen diğer Türk Korku örneklerinden ayrılmaktadır. "Dabbe" ile aynı tarihteki bir diğer film, "Araf" tır. "Araf", Türk Korku Sineması'ndan Amerikan pazarına Dvd olarak çıkan ilk filmdir. Filmin yönetmeni Biray Dalkıran, Pathfinder dağıtım şirketi etiketiyle, Amerika’da daha önce “Araf” isimli 4 film bulunduğundan dolayı “The Abortion/Kürtaj” ismiyle DVD’nin satışa çıktığını söylemiştir. "Araf" ile aynı yıl, Taylan Biraderler yönetiminde "Küçük Kıyamet" filmi çekilmiştir. "Okul" filminde de Taylan Biraderler ile çalışan senarist Doğu Yücel'e göre "Küçük Kıyamet"; insanın hayatın arzularına kapılıp ölüm fikrine sırt çevirmesini, onu dışlamasını anlatır, senarist Yücel : "Yaşama sevinci üzerine çekilen filmler gibi bu film de izlenmelidir. Çünkü ölüm de hayatın bir parçası ve faniliğimizi unutarak hayatın değerinin de farkına varamıyoruz" demektedir. "Küçük Kıyamet", -sadece korku türü açısından bakıldığında zayıf kalsa da- Türk Sineması'nda son yirmi yılda yapılmış en ilginç filmlerden biridir.Yurtdışında, birçok festivale katılmış, olumlu eleştiriler almıştır. Aynı senedeki başka bir film, komedyen Şahan Gökbakar'ın kardeşi Togan Gökbakar'ın yönetmenliğini üstlendiği "Gen" dir, (vasat bir film olsa da) 'Türk Korku Sineması için olumlu değerlendirilebilir' eserlerden biridir ancak filmle ilgili bir röportajda, yönetmen Togan Gökbakar: "Bu bensiz gelişen bir projeydi ama daha önce yapılmamış bir iş olsun diye beni seçtiler" demektedir, buradan "Gen" filminin ne kadar ciddi bir yapım olduğuna dair, aslında biraz düşünülmesi gerektiğini de anlayabiliriz. Gökbakar, başka bir röportajında ise şöyle demektedir: "Gen filmi, diğer Türk filmleriyle karşılaştırıldığı zaman herhangi bir lokal olay, lokal espri ya da bizim kültürümüze ait sadece Türk'lerin anlayabileceği bir şey taşımayan, daha evrensel bir konusu ve evrensel bir yapısı olan; her anlamda oyunculuk, sanat yönetmeni.. Hani bir İtalyan da izlediği zaman yadırgamayacağı yapımız var.Bizim cin ya da peri hikayelerimizden bir yabancı hiçbir şekilde etkilenmez, ya da hiçbir şekilde onu saramaz". Fakat hikaye olarak, Gökbakar'ın filminin ne kadar evrensel olduğu, şüphelidir; örn; "Heyelan nedeniyle yolu kapanan dağ başındaki akıl hastanesi, Avrupa'nın hangi ülkesinde vardır?" sorusu akla ilk gelen sorulardan biridir.

2007 ve 2008 yıllarında; içindeki animasyonları ile dikkat çeken, birçok insanın senaryosuna katkıda bulunduğu "Sıfır Dediğimde", görsel açıdan kötü olmayan ancak hikayesi zayıf ve aşırı soyut kalan, fantastik türde bir deneme "Gomeda", iyi bir korku filmi iddiasıyla ortaya çıksa da; orjinal, etkileyici sahnelere yer vermesi açısından önemli ve fantastik-dram türünde iyi bir örnek olan "Musallat" ve The Exorcist başta olmak üzere birçok ünlü korku filminin etkisinde kalmış ancak "Dabbe"ye oranla görsel açıdan daha başarılı sayılabilir "Semum" filmleriyle Türk Korku örneklerinin sayısı çoğalmıştır. Başka ifadeyle, Türk Korku Sineması; geçmişte benzeri görülmemiş biçimde aktif olmaya başlamıştır. Adları geçen filmlere ek olarak; televizyon için çekilen Çağan Irmak imzalı "Kabuslar Evi" serisi de vardır.

Son olarak; 'Türk-İslam Korkusu' diye bir alt tür yaratma mücadelesi veren Karacadağ, 2009 yılında, görsel açıdan ilkine göre daha iyi olan "Dabbe 2" adlı devam filmiyle, aslında ondan daha iyi ve olgun işler bekleyen sinemaseverlerde hayal kırıklığı yaratmıştır. "Ada: Zombilerin Düğünü" isimli, 29.01.2010 vizyon tarihli film ise, 'Türkiye'nin gerçek anlamda ilk zombi filmi' olma ünvanını taşımaktadır.

2000'lerden bu yana, (aslında öncesinde de) Türk Korku Sineması, (istisnalar dışında) kendine ait bir dil geliştirememe sorunu, bunun da ötesinde, ileride orjinal bir dil, tarz gelişebileceğine dair (örn; j-horror gibi) işaretler verememe problemi yaşar. Bunda; korku janrına, Yeşilçam döneminde değer verilmemesi ve Türk Korku Sineması'nın yaratıcılık sorunu, başka bir ifadeyle, günümüze kadar "Drakula İstanbul'da" ve "Karanlık Sular" dışında, korku türünde özgün, güçlü yapımların ortaya çık(a)maması oldukça etkilidir.

Korku türü, Türk Edebiyatı'nda da çok zayıf kalmıştır. Türk Korku Sineması'nın etkisizliği ve büyük ölçüde başarısızlığı, kimileri tarafından, Türk Edebiyatı'nın Korku janrında üretken ol(a)mamasıyla da açıklanmaktadır. Özellikle Cumhuriyet'in ilanından sonra, edebiyatı da kapsayacak biçimde her alanda yürütülen yeniden inşa seferberliği, aydınlanmaya dönük katı pozitivist bakış açısı, irrasyonel kaynaklardan beslenen korku türünün gelişebilmesini büyük ölçüde engellemiştir. Korku, uzun yıllar boyunca edebiyatın ve popüler neşriyatın uzak durduğu bir tür olmuştur. Korku türündeki canlanma, Türk Edebiyatı'nda, Türk Sineması'na benzer şekilde, 2000'li yıllarda olabilmiştir. Hint Sineması'nda, İran Edebiyatı'nda dahi korku türünde birçok örnek varken, ülkemizde Korku janrında, edebiyatta ve sinemada (aslında bunlara müziği de ekleyebiliriz) oldukça az ürün verilmesi ve bu türün ancak 2000'li yıllardan itibaren popüler olabilmesi; Batı Uygarlığı seviyesine ulaşmayı hedefleyen Türkiye için; uluslararası areneda önemli bir kayıptır.


(Kaya Özkaracalar'ın "Geceyarısı Filmleri" kitabından, "Öteki Sinema" sitesinden, internetten ve kendi notlarımdan derlenmiştir)


Türk Korku Sineması örneklerinden biri: "Musallat" izle

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder